Hukuk

Bilim ve Tecrübeyle Dolu 80 Yıllık Ömür: Prof. Dr. Fikret Eren

Bu röportaj ilk olarak Ankara Hukuk İnternet Medyası: Hukukla.Net‘te yayımlanmıştır.

Akademi dünyasına kazandırdıklarıyla ve yarım asra yaklaşan profesörlük tecrübesiyle Ankara Hukuk Fakültesi’nin Özel Hukuk alanında yetiştirdiği değerli akademisyenlerden Fikret Eren’le bilim ve tecrübeyle dolu 80 yıllık ömrü üzerine konuştuk.

Fikret Eren, 1935 yılında Kahramanmaraş’ta avukat bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. 1958 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni pekiyi dereceyle bitirdi. 1975 yılında Profesörlük unvanını aldı. Yıllarca Ankara Hukuk’un amfilerinde sesi yankılandı.  Fikret Eren. 2002 yılında yaş haddinden emekli oldu ve 2003 yılının başında Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başladı.

İşte o röportaj:

“Fikret Eren’in şiir yazdığı lise yılları…”

Lise yıllarımda edebiyata; özellikle şiire, felsefeye karşı büyük ilgim ve sempatim  vardı. Hatta üniversiteye kayıt olduğumda şiir yazıyordum. Hukukun,  bilim vasfının yanında bir şiir, bir roman, bir edebiyat olduğunu gördükten sonra şiiri bıraktım ve hukukçu oldum.

Bu arada “Kahramanmaraş Şairleri Antolojisi”nde birkaç şiirim yayımlanmıştı. Yayınlanmamış diğer şiirlerimi ise sonradan kaybettim.Yaklaşık 15 kadar şiir yazdığımı sanıyorum. Ama elimde yalnızca antolojide yayımlanmış bir iki şiirim kaldı.

Kahramanmaraş Lisesi’nde başladığım lise hayatım Tarsus Lisesi’nde bitti. Çünkü, Kahramanmaraş Lisesi’nde biraz haylazlaşmıştım, başarısız olacağımı anladım. Sonra en iyisinin oradan ayrılmak olduğuna kanaat getirdim ve beraberimde birkaç arkadaşımla Tarsus Lisesi’ne geçtik. Üç ve dördüncü sınıfları orada okudum. Tarsus Lisesi’nde giderek iyi ve başarılı bir öğrenciye dönüştüm. O yıllarda Tarsus’ta Tarsus Lisesi ve Tarsus Amerikan Koleji vardı. 1954 yılı Haziranında her iki okuldan sınava girip hem liseyi bitirip hem de olgunluk sınavını veren tek öğrenci ben olmuştum.

Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki macera başlıyor… 1954 Eylül’ü…

Belki biraz babamın avukat olması dolayısıyla; yalnızca hukuk fakültesine, özellikle de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmek istiyordum. Geldim ve girdim.

“O yıllarda Fakültede yalnızca iki hocamızın arabası vardı.”

1954’te üniversiteye girdim. 1954’ler Türkiye’nin imkanlarının çok zayıf olduğu yıllardı. Bizim fakültemizde yalnız iki hocamızın arabası vardı. Birisi Prof. Faruk Erem, Ceza Hukuku hocamızdı. Diğeri de Ticaret Hukuku hocamız Prof. Hikmet Belbez idi. Bunların dışındaki hocalarımız Kızılay’a kadar ya yürür ya da otobüs ve dolmuşla gelip giderlerdi.

“Parayı harcayacağımız yerler sınırlıydı.”

Tüm masrafları ailem karşılardı. Öyle fazla para göndermiyorlardı; ama gelen para yetiyordu. Çünkü, bizim parayı harcayacağımız yerler sınırlıydı. Hatırlıyorum, kaldığım yurdun aylığı 20 liraydı. Fakülte civarındaki lokantalarda yemek yerdik. Bir lüksümüz yoktu bizim. Bir iki kat elbise, bir iki çift ayakkabı, birkaç naylon, pamuklu gömleğimiz olurdu. Hepsi o kadardı… Fazlasını ne biz isterdik, ne de bulurduk.

O zamanlar Kızılay, Ankara’nın en güzel yeriydi. İlkbahar, sonbahar aylarında ikindiyle akşam vakitlerinde oraya gider, sağa sola bakar, yürür, gezinti yapardık. Kızılay’da öğrenci için nispeten lüks ve pahalı “Piknik” adlı bir lokanta vardı, haftada ya da onbeş günde bir orada kebap yerdik. Başka para harcayacak yer yoktu zaten. Bir de o zaman otobüste paso diye bir kart (kimlik gibi) vardı. Otobüste yolculuk yaparken onu kullanırdık, o sayede bizden yarım ücret alırlardı. Telefonumuz yoktu, kredi kartımız yoktu. Zaten o zamanlar bu gibi araçlar ya da şeyler yoktu. Sigara içiyorduk maalesef.

“Genellikle derslere girmezdim”

Derslere pek girmezdim. Ders yılı başında, bazen ortasında veya  sonunda, ara sıra hocalarımızı tanımak, bazı notlar tutmak için derslere girerdim. Ama bu çok istisnai bir durumdu bu. O zamanlar kural olarak derslerime  kaldığım hukuk yurdunda çalışırdım.

“Sen asistan ol”

Fakültedeki ilk senemi birinci olarak tamamladım. Sınav dönemi sonrasında rahmetli hocam Profesör Coşkun Üçok, sen asistan ol, biraz da Fransızca’nı ilerlet dedi. O zamanlar biraz da olsa Maraş ağzıyla konuşuyordum. Üçok hocam, diksiyonumu da düzeltmemi tavsiye etmişti.  Ancak, bu tavsiye bende şok etkisi yapmış, üzerimde derin izler bırakmıştı. Çünkü, o zamana kadar benim kafamdaki tek plan fakülteyi bitirdikten sonra Kahramanmaraş’a gitmek, orada avukat olan babamla birlikte avukatlık yapmaktı. Ne var ki, rahmetli hocamın  tavsiyesi bu fikrimi değiştirmişti. Yaz tatili için Maraş’a gittiğimde yoğun bir şekilde Fransızca’ya çalışmaya başladım. Devam eden üç yıllık öğrencilik yaşamımda da hukuk derslerinin yanında Fransızca çalışmalarımı  devam ettirdim.

“Asistan hüviyetimle fakültedeki ilk günüm”

Fransızca bu anlamda benim ilk yabancı dilim. Benim asistan olduğum zamanlarda sınavlar bayağı ciddiydi. Fransızcadan sınava girdim ve başarılı oldum. Ancak, Medenî Hukuk’ta önemli olan yabancı dilin Almanca olduğunu öğrendim. Gerçekten de, asistanlık sınavını kazanıp, asistan kimliğimle fakültedeki ilk günümde, Medenî Hukuk hocalarımızdan Profesör Kemal Gürsoy bana derhal Almanca’ya başlamamı, onu öğrenmemi önerdi.  Şu anda Fransızca ve İngilizce’den de yararlanmakla birlikte en iyi bildiğim yabancı dilim Almancadır. Çünkü uzunca bir zaman Viyana’da kaldım. Daha sonra çeşitli vesilelerle Almanya’ya, İsviçre’ye, Avusturya’ya gittim. Hakikaten, Medenî Hukuk, Borçlar Hukuku alanlarında Almanca bilmeden kaynakları takip etmek, yoğunlaşmak mümkün değildir.

“Şu anda bile günde 8-9 saat çalışıyorum.”

Her gün disiplinli ve düzenli bir şekilde çalışırım. Şu anda bile günde 8-9 saat çalışıyorum.  En son geçen yıl Borçlar Hukuku Özel Hükümler adlı kitabımı yazdım ve yayımladım.  Bu yıl, Borçlar Hukuku  Genel Hükümler adlı kitabımın 18. baskısı çıktı. Yayınevi, bu yıl Borçlar Özel’in yeni (ikinci) baskısını yapacak. Kitabın yeni baskısı, en az 150 sayfa genişleyecek. Bazı isimsiz, yeni sözleşme türleri kitapta yer alacak. Ayrıca değerli  dost ve meslektaşlarım Prof. Mehmet Ünal ve Prof. Veysel Başpınar ile  bir “Eşya Hukuku” kitabı  çıkarmayı düşünüyoruz. Bu konuda çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Çalışmalarım arasında Miras Hukuku da var. Çok uzun yıllar Miras Hukuku’na hizmet ettim. Doktora tezimi, doçentlik tezimi bu alanda yazdım. İnşallah vakit bulur, ömrüm ve sağlığım elverirse, onu da yayımlamak istiyorum.

50 Yılı Aşkın Akademisyenlik Hayatınızda, Ankara Hukuk Fakültesi’ne kimleri dahil ettiniz?

Bu konuda oldukça şanslıydım. Çok değerli arkadaşlarımız oldu. İlk zamanlar rahmetli Prof. Fahrettin Aral ve Prof. Mehmet Ünal ile çalıştık. O zamanlar ben doçent’tim; onlar asistan oldular. Daha sonra Prof. Veysel Başpınar, Prof. Hasan Seçkin Ozanoğlu,  Prof. Hasan Ayrancı, Prof. Hüseyin Altaş, Prof. Çiğdem Kırca, Doç. Yıldız Abik, Prof. Zarife Şenocak ve Prof. Vedat Buz gibi değerli arkadaşlarımla çalıştım.

Bir akademisyen seçerken hangi özelliklerine dikkat ettiniz? Yabancı dili, bilgisi, kişiliği…

Ahlak, kültür, bilgi ve çalışma azmi. Bu nitelikler çok önemli. İlim bir lüks kapısı değil; bir çile kapısıdır. İlim yapmak, zordur. O işi dert edinen kişiyi arayıp bulup alacaksın. Her ülkede olduğu gibi bizde de birçok profesör var ama, içlerinde yalnız küçük bir azınlığı ilim yapıyor. İşte o mutlu azınlıktan birisi olmak lâzım. Onun için de çok planlı, çok çalışkan, çok ciddi olmak gerekiyor.

Hukukçu kimliğinizin ve yoğun çalışma temponuzun ailenize yansıması nasıl oldu? Onları ihmal ettiğinizi hiç düşündünüz mü?

Ben ailemle çok meşgul olur, onlarla çok iyi anlaşırım, mutluyuz. Biz, hiçbir zaman birbirimize sorun olmadık. Zaten anlaşan ailelerde, üyeler birbirine engel olmaz, aksine birbirlerini desteklerler. Üyeleri birbiriyle barışık olan aile, verimli  bir iklim ve mutluluk kaynağıdır. Böyle bir aile insanı daha çok çalışmaya iter. Aile içindeki huzur çalışmayı ikiye katlar. Bir saatlik çalışmadan iki saatlik ürün alınır.

Eşim, 2000 yılında vefat etti. Çok sevdiğim,  birlikte mutlu olduğum, mükemmel bir insandı. Akademik kariyerime, başarıma çok destek vermiş, büyük fedakarlıklarda bulunmuştur. Bu fedakarlıkları, ilme olan sevgisinden kaynaklanmaktaydı.

“Öğrenci bir akademisyenin antremanıdır.”

Bütün öğrencilerimi çok severim. Öğrenci, bir akademisyenin antrenman, büyüme ve gelişme alanıdır. Öğrencisiz akademik hayat olmaz. Öğrenci olmazsa biz bilimsel açıdan var olamayız. Öğrencinin bir sorusu, bir bakışı, bilim adamına çok şey katabilir. Eskiden marketlerde, “müşteri veli nimetimiz” diye yazılırdı. O anlamda bizim de, ilham kaynağımız, ışığımız öğrencilerimizdir.

Eğitim sistemimiz diyalog üzerine  değil; monolog üzerine kurulduğu için öğrenciyle diyalogumuz maalesef çok az olmaktadır. Zaten sayıca o kadar kalabalık öğrenci gruplarıyla diyalog kurabilmek de çok zordur. Öğrenciyi bu kıt, diyalog kurulamayan şartlarda tanırdım ve anlardım. Empati kurardım. Onun nereden, hangi ocaktan, hangi yuvadan geldiğini düşünmek lazım. Öğrencinin her şeyi bileceğini, her şeyin sahibi olduğunu düşünmemek lazım. Öğrenci daima mahcubiyet içinde olan insandır. Yani onu daima sevmek, ona daima ilgi göstermek lazım.

Öğrencilere Tavsiyeleriniz Neler Olur?

Öğrencilere sağlıklı olmalarını, her gün biraz açık havada yürümelerini, bol su içmelerini (gülüşmeler), nişastalı şeyler yememelerini, metodik şekilde günde sekiz saat çalışmalarını öneririm. Bir de mutlaka bir yabancı dil öğrenmelerini tavsiye ederim. Akademik kariyer düşünen bir öğrenci, Almanca; diğerleri de İngilizce öğrenmeli. Çünkü tek dille, aydın, akademisyen ve hukukçu olunmaz. Dil öğrenmek ufku genişletir. Benim şimdi çalışmalarımda yararlandığım bin kitap varsa 25-30’u Türkçe’ dir. Gerisi Almanca, Fransızca… Ben İngilizce de biliyorum; ancak Anglo-Amerikan Hukuk Sistemi bize pek hitap etmiyor. Onun için İngilizce hukuk kitaplarından pek yararlanamıyorum. Ağırlıklı olarak Almanca’dan yararlanıyorum.

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz hocam.

Ben teşekkür ederim. Bu söylediklerimi genç kuşaklara ilettiğiniz zaman faydalı olacağım. 60 yıllık ilimle dolu bir hayatın sözleri bunlar… Bunlardan mutlaka ibret alınmasını, ders çıkarılmasını istiyorum. 8 saat ders çalışmak korkutmasın. 8 saat çalışmanın zevkine erince, bu sürenin bile az olduğunu görürsünüz. Çalışmak bir zevk, bir beyin jimnastiğidir..

Röportaj: Hilal ERSOY / Elif İNAN

Yazar hakkında

Hukukla.Net

1 Yorum

Yorum göndermek için buraya tıklayın

  • DÜNYANIN EN GÜZEL BABASI BENİM MANEVİ BABAM ALLAH ONU BIZIM BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN. UZUN VE SAĞLIKLI ÖMÜRLER VERSIN. ELLERINDEM SAYGIYLA OPERIM GUZEL VE YAKIŞIKLI BABAM.ÖMER ASLAN/ ANTALYA

Önceki yazıyı okuyun:
Nokia 3310’dan Samsung Galaxy S3’e Bugüne Kadar Kullandığım Cep Telefonları

Blog dünyasında başlatılan bu mimi görünce; mimlenen blog yazarları tarafından mimlenmeyi beklemeden yazmaya başlamak istedim. Şu günlerde kimsenin gözünü bir saniye ayıramadığı cep telefonlarından hangilerini kullandım,...

Kapat