Hukuk

Dr. iur. Ünsal Dönmez: Almanya topla tüfekle yapamadığını artık dünyaya hukuk ihraç ederek yapıyor

—  Bu programda konuğum değerli hocam Dr.İur Ünsal Dönmez. Hocam hoş geldiniz.

— Merhabalar Furkancığım. Hoş bulduk.

Bir süre Ufuk Üniversitesinde asistanlık yapıp sonrasında 1416 s. Kanun ile Almanya’ya gittiğinizi biliyorum, ona ayrıca geleceğim hocam. Onu şimdilik burada bırakabiliriz. Benim size sormak istediğim: Bir süredir akademinin içerisindesiniz ve bu süre içerisinde sizin akademik perspektifinizde kırılmaya yol açan kitap ya da hocalar oldu mu? Bu anlamda hangi kitapları ve isimleri sayabiliriz?

— Benim için en önemli eserlerden birisi ve benim kendi öğrencilerimize de hep okumalarını tavsiye ettiğim eser Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Baş Başa adlı eseri. Benim hakikaten akademik yaşamımda da günlük hayatımda da uygulamaya çalıştığım prensiplerin esin kaynağı bu eser olmuştur. Ben her dönem bitiminde kıymetli öğrencilerimize onun şu sözleri ile vedayı yaparım: “Her gün bir eserden yüksek sesle 5-10 sayfa oku. Bu senin söz söyleme kabiliyetini arttırır.” Metodolojiye ilişkin olarak Pratik Hukukta Yöntem kitabı son derece önemli bir kitap. Yine Zippelius’un Juristiche Methodenlehre adlı eseri son derece önemli bir eser olarak karşımıza çıkıyor Alman Hukuk literatüründe. Bu eserler benim hayatımda önemli mihenk taşları olmuş, okuduğumda bunları kendi hayatıma ve meslek hayatıma nasıl entegre edebilirim, nasıl dahil edebilirim bunları düşünmeye sevk etmiş önemli eserler olarak karşımıza çıkıyor.

— Sizce 1929 yılında çıkarılan bu kanunun bugün itibari ile güncellenmesi gereken yanları var mı? Çünkü kanun halen, en azından benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, bir takım eski usullerle öğrencileri gönderip onlardan bir geri dönüş bekliyor ve her öğrenciye bu kanun aracılığı ile yapılan yatırım da bir hayli fazla.  Sizce Türkiye bu anlamda 1416 s. Kanun ile gönderdiği öğrencilerden gerekli verimi alabiliyor mu? Eğer alamıyorsa bunun için neler yapabiliriz?

— Ben birincisi altı yıl boyunca orada kaldığımda hep şunu düşündüm: Evet ben burada bir eser yazıyorum, akademik yazımlara hem yüksek lisans hem doktora seviyesinde bir katkı sunmaya çalışıyorum, bunlar tamam. Ama benim ülkeme bunun faydası ne olacak? Bence temel sorun bu. Bunun da yolu şuradan geçiyor bence: En azından yüksek lisans ya da doktora eserinizin hani Türkçeye çevrilmesi çok uzun ve meşakkatli bir iş olabilir ama onlardan türetilmiş bir makalenin yayımlanması son derece önemli. En azından Türk hukuk literatürüne katkı yapabilecek bir eserin vakfedilmesi son derece önemli, bunun muhakkak getirilmesi gerekiyor. İkincisi, yine 1416 s. Kanun ile giden öğrencilerin orada bir oryantasyon programına da tabi tutulmaları gerekiyor. Çünkü örneğin ben gittiğim zaman Almanya’ya, o beni ilk yurt dışı tecrübemdi ve ilk yurt dışı tecrübesinin de kendine özgü birtakım handikapları oluyor. Bu bağlamda da bir oryantasyon programı ile en azından gideceği ülkede oradaki eğitim ataşeleri vasıtasıyla oradaki görgü kuralları, uyulması gereken kurallara dair birtakım bilgiler verilirse çok daha giden öğrenciler açısından adaptasyon süresini azaltacak bir yapı oluşturulması mümkün  olabilir diye düşünüyorum. Bu tabii benim söylediklerim dediğim kendi alanımla ilgili, mühendislik fen bilimleri alanında da giden arkadaşların muhakkak önerecekleri şeyler olabilir ama hukuk alanında bunların yapılması önem arz ediyor diye düşünüyorum.

— Benim de hocam burada tam olarak size katıldığım nokta, bu kanun ile giden öğrencilerin döndükten sonra belirli bir süre içerinde Türkçe eser verme zorunluluklarına tabi olmaları. Hatırladığım kadarıyla örneğin Cumhuriyetin ilk döneminde Yahudi profesörlerin Türkiye’ye getirilmesi olayında şöyle güzel bir zorunluluk getirilmiş: Evet ben seni üniversiteme hoca olarak alacağım ama üç sene içerisinde Türkçe ders anlatacak ve Türkçe bir eser yazacak kıvamda dilimi öğrenmeni bekliyorum. Nitekim Ernst Hirsch buna dayanarak Türkçeyi hem anlatma hem de yazma seviyesinde öğrenmiş bir kişi. Aynı uygulamanın bugün de 1416 s. Kanun ile gönderilen öğrenciler bakımından benimsenmesi ve döndüklerinde mutlaka özellikle doktor alanıyla ilgili olarak Türkçe bir eser vermesi gerekiyor diye düşünüyorum.

— Almanya’da 6 yıl geçirmek hayat tecrübesi olarak size ne kattı? Onlardan ne öğrendiniz hocam?

— Almanya ya da yurtdışında uzun süre yaşamanın çok fazla avantajı var, dezavantajlarıyla birlikte tabii ki de. Bir kere farklı bir kültürü özümseyebiliyorsunuz, gözlemleyebiliyorsunuz, inceleyebiliyorsunuz, bir şeyler öğrenebiliyorsunuz. Bu akademik kültür ve yaşamdan bağımsız bahsettiğim şeyler. Günlük yaşam içerisinde de örneğin dakik olmayı, zamanı idare etmeyi, kullanmayı, hakkını aramayı ve bunun gibi birçok noktayı bu kültürle haşır neşir olduktan sonra öğrenmeye başlıyorsunuz. İkincisi, Almanya özelinde söylüyorum; Almanlar mahiyet itibari ile çalışkan bir millettir, işlerini hakikaten o çalışma süresi içerisinde en iyi şekilde icra etmeye çalışırlar mümkün mertebe. Ama mesai saatinin bitimiyle veya hafta sonu tatili ile beraber de kendilerine nasıl zaman ayıracaklarını da bilirler. Doktora döneminde ben Prof. Chiusi’nin yanında doktoramı yaptığımda benim kürsüde bir odam vardı ve o odanın içerisinde devamlı çalışıyorum, yani bir an evvel tezi bitirmeye çalışıyorum. Ben haftanın yedi günü odanın içerisinde eseri, doktora tezini yazmaya çalışıyorum, her gün gidiyorum ama. Bir gün Prof. Chiusi, normalde pazarları okula çok gelmezdi o Münih’te yaşardı, hafta içi okulda oluyor sadece üç gün Salı Çarşamba Perşembe gelirdi ama o hafta sonu hoca da gelmişti bir program nedeni ile. Beni gördü. Ünsal ne yapıyorsun burada, dedi. Hocam işte doktora tezimi yazıyorum, dedim. Ama bugün Pazar, dedi. Evet biliyorum hocam, dedim. Ünsal İsa bile pazarları çalışmazdı, kendine zaman ayırmalısın, dedi. En azından haftada bir gün dinlenmeli kendine vakit ayırmalı, kendin için bir şeyler yapmalısın. Hakikaten bu önemli dönüm noktalarından birisidir benim hayatımda. Evet akademisyenseniz çok çalışmak zorundasınız, çalışmalısınız da. Çünkü siz bunun için bir maaş alıyorsunuz. Burada çok küçük bir anekdottan da bahsedeyim. Rahmetli Ali Naim İnan Hocam mülakat sınavında demişti ki bana: “Niye akademisyen olmak istiyorsun?” Hocam işte benim için önemli, bir şeyler öğrenmek istiyorum vs. dedim. Ali Naim Hoca o zaman demişti ki: “Akademisyenlik dünyanın en güzel mesleğidir çünkü hem devamlı bir şeyler öğreniyorsun hem de bu öğrendiklerin için sana bir ücret ödüyorlar.” Bu anlamda dediğim gibi son derece yoğun çalışmanız gerekiyor ama kendinize de zaman ayırmanız gerekiyor. Ben de hep öğrenci arkadaşlarıma bunu söylüyorum derslerimde, sen de derslere iştirak ettiğinde görmüşsündür. Evet çalışın, hukuk fakültesi öğrencisisiniz ama nimetlerinden de yararlanın üniversite öğrencisi olmanın. Tiyatroya gidin, sinemaya gidin, konsere gidin. Hiçbir şey yapamıyorsanız oturun çay için, sohbet edin ama kendinize muhakkak zaman ayırın. Ve Almanya’da öğrendiğin en önemli şey ne? İşte bu. Çalışma ve dinlenme arasında, kendinize zaman ayırma arasında iyi bir denge kurabilmelisiniz.

— Orada bir de benim dikkatimi çeken Hocam, bir hukuk öğrencisi hangi mesleği tercih edecek olursa olsun yani hakimlik, savcılık, avukatlık veya diğer pozisyonlar hepsi aynı staj döneminden geçiyor. Yirmi dört aylık bir staj dönemi var Türkiye’nin aksine. Bu yirmi dört aylık staj döneminden biraz bahsedebilir misiniz? Bunun içerisinde hukuk fakültesinden mezun olan bir öğrencinin kat etmesi gereken aşamalar nelerdir?

— Öncelikle hukuk fakültesinden mezun olmak dediğimiz şey bizden farklı. Üç yıllık lisans eğitimi alıyorsunuz bachelor. Ondan sonra da iki yıl uzmanlık yani kendi seçtiğiniz alanlarda, iki tane seçimlik alanda da uzmanlaşıyorsunuz. Bu sermaye piyasası olabilir, rekabet hukuku olabilir, iş hukuku olabilir… Bu beş senenin sonunda 1. Devlet Sınavı denilen bir sınava giriyorsunuz, iki tane hakkınız var bu devlet sınavında. Eğer bu iki hakkınızda geçer not alamazsanız, başarılı olamazsanız lise mezunusunuz. Almanya’da bir daha hiçbir hukuk fakültesinde hukuk eğitimi alamıyorsunuz. Bir üçüncü hakkınız yok. Burada zaten yaklaşık olarak öğrencilerin yarısı belki yarısından fazlası eleniyor. …

— Çok değerli Hocam, programa katıldığınız için teşekkür ediyorum. Keyifli bir röportaj oldu. Umarım dinleyenler açısından da öğretici olur. Ve bir şeye daha teşekkür etmek istiyorum. 2016 yılının Ocak ayından beri ben sizin asistanlığınızı yapıyorum. Sizle birlikte çalışma fırsatı yakaladım ve bugüne kadar da sizden çok şey öğrendim. Öğrettikleriniz için de bu anlamda çok teşekkür ediyorum.

— Ben çok teşekkür ederim Furkancığım, beni programına davet ettiğin için. Ben de seninle birlikte eser üretmekten, bir şeyin doğumuna şahit olmaktan akademik yaşamda çok keyif aldım. Çok teşekkür ederim. Herkese de sağlıklı günler diliyorum.

Yazar hakkında

Furkan Güven Taştan

Erzurum'da doğdu. Ankara Lisesi ve ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi. Daha ayrıntılısı için tıklayınız.

Yorum Ekle

Yorum göndermek için buraya tıklayın