Kategoriler
Hukuk

Hukuk metodolojisi, bilim aşığı hocaların hikayelerinden mahrum mu kalmalı?

Tecrübeleriyle bilimsel birikimlerini aynı potada eritmeye başarmış hocaların yöntemlerini, neden hukuk metodolojisi içinde değerlendirmiyoruz? Clement, Picasso ve Velazquez’in tabloları eşliğinde bir deneme

Argümantasyon, bilimsel araştırma ve öğretim yöntemleri ile hukukun teorisini kapsayan hukuk metodolojisi, hep ilgimi çeken alanlardan biri oldu. Bu disiplindeki soyut ve anlaşılması kolay olmayan hukuk teorilerini ve argümantasyon yöntemlerini bu yazı için bir kenara bırakıyorum.

Hukuka ve bilime tutkuyla bağlanmış hocaların hayat serüvenleri esnasında ortaya çıkan yöntemlerinin bir metod kaynağı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Zira hukuka aşık olan hocaların engin bilgi birikimleri yaşanmışlıklarıyla yoğrulduğunda, özellikle bilimsel araştırma ve öğretim konusunda kendine özgü yöntemlerin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Bitkilere hayat veren öz suyu gibi, bu yöntemler de hukukun ve hukuk disiplininin dallanıp budaklanmasına hizmet ediyor.

Üzücü olansa sonraki nesillere kılavuzluk edebilecek öz mahiyetindeki bu bilgilerin genellikle bir yayına dönüşmemesi… Hal böyle olunca bilim öz suyundan yararlananlar, o hocanın kendi akademik çevresiyle sınırlı kalıyor. Geriye çok bir çare de kalmıyor. Yalnızca eserlerinin önsözleri, onlar için çıkarılmış armağanlar ve anı kitaplarının satır aralarında madencilik yaparak öze ulaşmaya çalışmak…

O öze ulaşmak için madencilik yaptığım bir dönemde, Medeni Hukuk Profesörü Teoman Akünal hocanın Anılarda Yaşayan Portreler kitabını heyecanla okudum. Teoman Hoca, eserinde okuyucularına 60’lı ve 70’li yıllarda yolu bir şekilde İstanbul Hukuk’tan geçmiş yirmi beş portrelik bir demet sunuyor. Kitapta araştırmaya, öğretmeye ve yazmaya ilişkin yöntem arama macerasının bir hayli lezzetli olduğunu da söylemeliyim. Zira anlatım, geleneği olan bir hukuk fakültesini ilgilendiren anektodlarla bolca soslanmış.

Teoman Hoca, yirmi beş portreden oluşan hoca demetinin, kırmızı güllerden mi yoksa zarif lalelerden mi oluştuğunu okuyucunun takdirine bırakıyor ve şöyle diyor: “Kırmızı güller görkemli, ama dikenlidir. Lale ise soylu bir geleneğin simgesidir.” Ardından kitap, ağırlıklı olarak sempatik yönleriyle anılan portrelerin, bir başka pencereden bakıldığında öyle görünmeyebilecekleri itirafıyla sonlanıyor. Bu itirafın kıymetini artıran detay ise beni de bu yazıyı yazmama sevk eden bir anektod…

O yıllarda düzenlenen, Türk ve İsviçreli bilim insanlarının katıldığı Türk/İsviçre Hukuku Haftası’nın açılış programı Sait Halim Paşa Köşkü’nde yapılmıştır. Açılış kapsamında köşkü hocalara gezdiren rehber, Fransız Ressam Felix Augusta Clement’in Çölde Av isimli tablosu tanıtmaktadır. 27 metrekare büyüklüğündeki resmin, Türkiye’deki en büyük boyutlu oryantalist tablo olduğunu ve tabloda bir av sonrasında çölde dinlenen bir grubun resmedildiğini söyler.

Çölde Av, Felix Augusta Clement

Tablodaki atlardan birinin gözleri, dikkat çekmektedir. Perspektif tekniğiyle çizilen resme, salonun neresinden bakılırsa bakılsın atın gözleri izleyicisinin üzerindedir. Çeşitli noktalardan durumu test eden hocalar heyecanlanmıştır. Hocaların heyecanına ortak olan İsviçre delegasyonu başkanı Prof. Dr. Meier Hayoz ellerini çırparak söz alır:

Hukuki gerçekler de bu tablodaki gibi değişkendir! Taraflardan birisi, atın gözlerinin kendisine baktığından emin olduğu için karşısındakinin yalan söylediğini düşünür. Karşısındaki için de durum aynıdır. Oysa her ikisi de [yalnızca] kendi bakış açılarından gördüğü doğruyu söylemektedir. Hukuk, Flaman ressamların tablolarında olduğu gibi çok perspektiflidir.

Meier Hayoz, medeni hukuk ve ticaret hukukunun yanı sıra metodolojiyle çok sayıda makalenin sahibi İsviçreli bir hukukçudur. Onun ellinci ve altmışıncı doğum günleri için iki armağan eser çıkarılmış, sekseninci doğum günü içinse ona özel bir sempozyum düzenlenmiştir. Bu arkaplana sahip Hayoz, hukukçuların gerçekliğe farklı yönlerden yaklaşma becerisine sahip olması gerekliliği öz bir şekilde ifade etmiştir.

Hukuki gerçekliğe yönelik farklı bakış açılarını keşfetmek de yetmez genellikle. Çeşitli perspektiflerden bakarak akla, mantığa ve hukuka uygun çıkarımlar yapabilmek de hukukçunun eskimeyen becerilerinden biri olarak kabul edilir. Bu noktada, ODTÜ’nün efsane hocalarından olan bilim aşığı Prof. Dr. Muhan Soysal‘ın öğrencilerini sınadığı bir anektodu paylaşmalıyım.

Muhan Hoca, bir gün derste Picasso’nun Nedimeler (1957) tablosunu tahtaya yansıtmış ve öğrencilere ne gördüklerini sormuştur. Kübist tarzda çizilmiş bu eserin yorumlanması öğrenciler için kolay değildir. Tabloda perspektifini kaybetmiş bir arkaplan ile insanlara benzeyen “basit” çizgiler vardır.

Les Meninas, Picasso

Sessizliğin ardından bir sonraki tabloya geçilmiştir. Tahtaya yansıyan tablo bu kez Velazquez’in Nedimeler (1656) isimli eseridir. Ressam, adeta Picasso’nun kübik çizgilerini ete kemiğe büründürmüştür. Perspektif yerli yerine oturtulmuş, anlaşılmaz çizgilerse öncekinin aksine zihni yormayan gerçekçi bir forma dönüştürülmüştür.

Les Meninas, Velazquez

Hoca, ikinci resmin ardından Picasso’nun tablosunun Velazquez’inkine bir gönderme olduğu bilgisini paylaşır ve ardından şunları ekler: “Hayatta hiçbir şey Velazquez’in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı, gerçekleri Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso’nun resmine bakıp, Velazquez’in resmini görebilenler başarı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri göremeyecektir.”

Mesel, Hukuk Davaları başlıklı beş ciltlik eserin önsözünde Seçkin yayınlarının editöryal ekibi tarafından avukatlara özgü şekilde uyarlanmıştır. Daha geniş bir perpsektiften mesel, hukukçular için şu şekilde de uyarlanabilir:

Hukukta hiçbir v’aka Velazquez’in resmindeki kadar net ve anlaşılır değildir. Hukuki gerçeklik Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirebilir. Yalnızca Picasso’nun resmine bakıp Velazquez’in resmini görebilen hukukçular başarılı olacaktır.

***

Bir yanda Çölde Av üzerinden hukukun çoklu perspektif olarak tasviri, öte yanda Nedimeler’den hareketle hukukçunun akla, mantığa ve hukuka uygun çıkarım yapma becerisine yapılan vurgu… İki tablodan, hukuka ve hayata dair bu meselleri veren hocaların hayat hikayelerinden süzülebilecek kendine özgü bakış açılarını düşünüyorum da… Hukukun verimli şekilde dallanıp budaklanması için bunların mutlaka yeni kuşaklara aktarılması gerekiyor.

Temmuz 2020’den beri yayınlanan Hukuk Atölyesi Podcast‘in asli rollerinden biri de bu: Sui generis hikayelerde başrol oynayan hukukçuların yönteme ilişkin özlerini, kendilerinden sonraki nesillere aktarmak… Ancak aktarımın bir geleneğe dönüşmesi için olabildiğince çok ve çeşitli kanallar kullanılmalı. Aktarımı bir geleneğe dönüştürmek istiyorsak hukuk metodolojisinin bugünkü formel sınırlarını yeniden değerlendirmeyi düşünmeliyiz. Sınırlar “orijinal” hayat hikayelerinin özlerini içerecek biçimde yeniden çizilirse, hukukun hayatla olan güçlü bağı hukuk metodolojisi alanında da kendini net bir biçimde gösterebilir.

Doğu Roma İmparatoru Iustinianus’un hukuk öğrencileri için kullandığı “Hukuka aşık öğrencilere selam olsun!” (Cupidae legum iuventuti salutem!) deyişinden ilhamla yazıyı şöyle bitirelim: Hukuk metodolojisinin yeni sınırları içinde yer alacak olan hukuka aşık hocalara selam olsun!

Furkan Güven Taştan

Erzurum'da doğdu. Ankara Lisesi ve ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi. Daha ayrıntılısı için tıklayınız.

“Hukuk metodolojisi, bilim aşığı hocaların hikayelerinden mahrum mu kalmalı?” için 3 yanıt

Oldukça sürükleyici bir metin; lakin “Hukuka ve bilime tutkuyla bağlanmış hocaların hayat serüvenleri esnasında ortaya çıkan yöntemlerinin bir metod kaynağı olarak kabul edilmesi gerekiyor.” demek, bilimselliği reddedip hukuku belli bir zümreye ait bireylerin hayat deneyimine indirgemektir. Tanıma dönüp hukukun ‘toplumca yaşamak için gerekli kurallar bütünü’ olduğunu hatırlarsak, bu kurallar bütününün metodolojisini belli bir zümreye atfetmenin (ve kabul edelim bu zümre tarih göz önüne alındığında oldukça elit bir zümredir) hukukun özü ile zerre bağlantısı yoktur. Kaldı ki bilimin de kişisel anekdotlarla alakası olmaması gerekir.

Eleştirileriniz kıymetli; ancak bu hocaların hikayelerinin metodolojik bir kaynak olmasından kastım, tek kaynak olarak değerlendirilmesi değildi. Aksine metodolojinin hali hazırdaki diğer kaynak ve kurumlarının yanında bir kaynak olarak değerlendirilmesini savunuyorum.

Ayrıca bunun hukuk metodolojisinin kapsamına giren her konuda (argümantasyon, hukukun teorisi gibi) bir kaynak olması gerektiğini de söylemiyorum. Bu kaynak yalnızca bilimsel araştırma ve öğretim konusunda geçerli olabilir, yani bir sınırlama yapılabilir. Bu sınırlamanın, hukuku belli bir zümreye atfetmenin önüne geçeceğini düşünüyorum. Zira, bilimsel araştırma ve öğretim dışında hukuk metodolojisinin tüm kurum ve kavramları geçerliliğini sürdürmeye devam edecek.

Son eleştiriniz için de şunu söylemeliyim: Hukuk, insan hayatına temas eden bir disiplin. Zaten bu niteliği nedeniyle hukukun bir bilim olarak kabul edilip edilmeyeceği de tartışmalı. Hukukun kendisi hayattan kopamıyorsa, metodolojisi de kopmamalı.

Yazının doğru anlaşılmasına katkı sağlaması adına müsadenizle eleştirilerinizi, blogun yorum kısmına taşıyacağım.

Açıklamalarınız için teşekkürler. Tabii ki taşıyabilirsiniz; ama hukuk bilim midir tartışmasında değilse de olmalıdır görüşündeyim ve hala içime sinmiyor bu denli şahsa bağlı bir öğreti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.